İnsan, kimi neden sever? Kimi yüzüne bakınca etkilenir, kimi iki kelimesiyle aklımızı başımızdan alır, kimi de hiçbir şey yapmadan içimizde daha önce adını koyamadığımız bir kapıyı aralar. Çünkü insanın sevmek dediğimiz yolculuğu, yalnızca gözle başlamaz; akıldan geçer, bazen kalpte derinleşir, en sonunda ruhun sessizliğine ulaşır.
Göz, hoşuna gideni sever. Güzel bir yüz, etkileyici bir duruş, zarif bir tavır… İlk karşılaşmada dikkatimizi çeken çoğu zaman bunlardır. Fakat gözün gördüğüyle hayatın gerçeği her zaman aynı değildir. Dış görünüş, bir kitabın kapağı gibidir; merak uyandırır ama içindeki hikâyeyi anlatmaz. Nice güzel yüzlerin ardında kırıcı bir karakter, nice sade insanların içinde keşfedilmeyi bekleyen bir dünya vardır. Zaman geçtikçe gözün büyüttüğü güzellik küçülebilir; insanın davranışlarıysa gerçek yüzünü ortaya çıkarır. Halbuki güzellik bakışta başlar, karakterde anlam kazanır.
Akıl, kendisini anlayanı sever. İnsan, yalnızca dinlenmek değil, anlaşılmak da ister. Herkes sözümüzü duyabilir ama herkes duyamaz, derdimizin ne söylediğini işitemez. Çoğunlukla bir insanın bizi anlaması için uzun cümlelere ihtiyacımız yoktur; doğru zamanda sorulan bir soru, yargılamadan dinleyen bir kulak, düşüncelerimize gösterilen saygı yeter. Kadim bilgeliğin öğrettiği önemli gerçeklerden biri de insanı tanımanın, onu hemen yargılamaktan değil, anlamaya çalışmaktan geçtiğidir. Akıl, karşısında kendisiyle konuşabilen, farklı düşünse bile saygısını koruyan bir zihin bulduğunda huzur duyar. Çünkü anlaşılmak, insanın kendisini savunmak zorunda kalmadığı bir sığınaktır.
Peki, ruh neden kendisine benzeyeni sever?
Tasavvuf geleneğinde insanın iç dünyasını tanıması, hakikate doğru atılan adımlardan biri kabul edilir. Mevlânâ’ya atfedilen gönül diliyle söylersek, insan bazen kendisinde eksik olanı arar, bazen de kendi özünden bir iz bulduğu yerde durur.
Ruhun benzerliği, aynı kıyafeti giymek, aynı düşünceyi savunmak, aynı hayatı yaşamak değildir.
Asıl benzerlik; merhamette, vicdanda, dürüstlükte ve hayata bakıştaki derinliktedir.
Biri suskunluğumuzdaki hüznü fark eder, diğeri gülüşümüzün ardındaki yorgunluğu…
Bir diğeri kusurlarımızı görüp hüküm verir, diğeri kusurlarımızı bilip insanlığımızı unutmadan yaklaşır. İşte insan, ruhuna dokunanı böyle tanır.
Ancak burada ince bir ayrım var: Bize benzeyen herkes bizi büyütmez; bazen farklı düşünen biri, kendimizde göremediğimiz gerçeği gösterir.
Gerçek yakınlık, birbirinin kopyası olmak değil, birbirinin hakikatine saygı duyabilmektir.
Hayat boyunca nice insanla karşılaşırız. Kimi gözümüzü kamaştırır, kimi zihnimizi açar, kimi de içimizdeki iyiliği uyandırır. İlkine hayranlık duyar, ikincisiyle yol yürür, üçüncüsüyle kendimizi yeniden keşfederiz.
Çünkü göz güzelliğe, akıl anlayışa, ruh ise hakikate yakınlık duyar. İnsan olgunlaştıkça, kendisini etkileyeni değil, kendisini insanlığından uzaklaştırmadan seveni arar.