Bazı tarihler takvimden geçip gitmez. Bazı saatler, üzerinden yıllar geçse de ilerlemez. 17 Ağustos 1999 ve saat 03.02, Türkiye için işte böyle bir tarih, böyle bir saattir.
O gece milyonlarca insan uyuyordu.
Kimi ertesi sabah işe gitmek için erkenden kalkacaktı. Kimi çocuğuyla yapacağı tatilin hayalini kuruyordu. Kimi birkaç saat önce ailesiyle aynı sofraya oturmuş, belki de sıradan bir günün sıradan sohbetini yapmıştı.
Anneler çocuklarının üzerini örtmüş, babalar ışıkları söndürmüş, çocuklar oyuncaklarını başuçlarına bırakmıştı.
Hiç kimse birkaç dakika sonra hayatlarının ikiye ayrılacağını bilmiyordu:
17 Ağustos'tan önce ve 17 Ağustos'tan sonra...
Saatler 03.02'yi gösterdiğinde Marmara büyük bir sarsıntıyla uyandı.
Merkez üssü Gölcük olan deprem yaklaşık 45 saniye sürdü. Ancak o 45 saniyenin açtığı yaralar yıllarca kapanmadı; bazıları ise hiç kapanmayacaktı.
Bir gecede değişen binlerce hayat
Depremin bilançosunu rakamlarla anlatmak mümkün.
Resmî kayıtlarda binlerce insanın hayatını kaybettiği, on binlerce insanın yaralandığı, yüz binlerce ev ve iş yerinin hasar gördüğü yer alıyor. Daha sonraki Meclis Araştırması verilerinde can kaybı sayısı 18 binin üzerinde ifade edildi.
Fakat hiçbir sayı yaşanan acıyı gerçekten anlatmaya yetmiyor.
Çünkü kayıtlardaki her “1”, bir insandı.
Birinin annesiydi.
Birinin babasıydı.
Birinin çocuğuydu.
Birinin kardeşi, eşi, arkadaşı, komşusuydu.
O gece bazı çocuklar annelerini ve babalarını kaybetti. Bazı anne ve babalar, bir insanın yaşayabileceği en ağır acılardan biriyle yüzleşerek evlatlarını toprağa verdi.
Bazıları enkazdan sağ çıktı ama ailesinin çıkmasını saatlerce, günlerce bekledi.
Bazıları bir daha çocukluğunun geçtiği eve dönemedi.
Bazıları için “ev” denildiğinde akla artık sıcak bir yuva değil, birkaç saniye içinde üzerine çöken beton yığınları geliyordu.
Ve bazı insanlar o gece yalnızca yakınlarını değil; geçmişlerini, hatıralarını, fotoğraflarını, çocukluklarını, kurdukları düzeni ve geleceklerine dair hayallerinin bir bölümünü de enkazın altında bıraktılar.
Şehirler de insanlar gibi yaralandı
17 Ağustos yalnızca binaları yıkmadı.
Şehirlerin hafızasını da değiştirdi.
Gölcük, İzmit, Adapazarı, Yalova ve Marmara'nın pek çok noktasında sabah olduğunda insanlar yıllardır yürüdükleri sokakları tanımakta güçlük çekiyordu.
Dün önünden geçilen apartman artık yoktu.
Her sabah kepengini açan esnafın dükkânı yoktu.
Çocukların oynadığı sokak değişmişti.
Komşular eksilmişti.
Bir gece önce ışıkları yanan bazı evlerin yerinde sabah yalnızca enkaz vardı.
Türkiye, 17 Ağustos sabahına aynı ülke olarak uyandı belki; fakat artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Depremden etkilenen şehirler zaman içinde yeniden inşa edildi. Yeni binalar yükseldi, yollar yapıldı, hayat yeniden başladı.
Ama bazı boşlukların üzerine bina yapılamadı.
Çünkü insanın içindeki bazı yıkımlar beton dökülerek onarılamıyor.
Enkazdan çıkan insanlar, eski hayatlarına dönemedi
Depremden sağ kurtulmak her zaman hikâyenin mutlu sonu değildi.
Enkazdan çıkarılan pek çok insan için asıl mücadele bundan sonra başladı.
Kaybedilen yakınlarla yaşamayı öğrenmek, yeni bir şehirde yeni bir hayat kurmak, geceleri küçük bir sarsıntıda yeniden o ana dönmek, yıllarca taşınan hatıralarla yaşamaya devam etmek...
Bir çocuk düşünün.
Gece yatağına annesiyle babası yan odadayken giriyor; sabah olduğunda artık yetim.
Bir anne düşünün.
Çocuğunu birkaç saat önce yatırmış; sonra bütün bir ömür boyunca onun yokluğuyla yaşamaya mecbur kalıyor.
Bir baba düşünün.
Yıllarca çalışıp ailesi için kurduğu ev birkaç saniyede yıkılıyor ve enkazın başında sevdiklerinden gelecek küçücük bir sesi bekliyor.
Bir aile düşünün.
Bir gece önce aynı sofrada otururken ertesi gün o sofranın sandalyelerinden bazıları sonsuza kadar boş kalıyor.
İşte 17 Ağustos'un gerçek bilançosu biraz da budur.
Eksilen sofralardır.
Cevap verilmeyeceği bilindiği hâlde özlemle hatırlanan seslerdir.
Bir daha açılamayacak kapılardır.
Yarım kalan çocukluklar, yarım kalan evlilikler, yarım kalan hayaller ve söylenemeyen son sözlerdir.
45 saniye, bir ömür
İnsan hayatında 45 saniye çok kısa bir zamandır.
Bir çayın demlenmesini beklerken fark edilmeyecek kadar kısa...
Bir telefon konuşmasının küçük bir bölümü kadar...
Bir şarkının bile tamamlanamayacağı kadar kısa...
Ama 17 Ağustos gecesi yaklaşık 45 saniye, binlerce insanın bütün hayatını değiştirmeye yetti.
Bu nedenle 17 Ağustos'u yalnızca bir deprem olarak hatırlamak eksik kalır.
17 Ağustos; bir ülkenin acısıdır.
Aynı zamanda dayanışmanın, hiç tanımadığı bir insanı kurtarmak için enkaza koşanların, elindeki son battaniyeyi paylaşanların, kilometrelerce öteden yardım gönderenlerin ve bir can daha kurtarabilmek için saatlerce çalışanların hafızasıdır.
Unutmak, yalnızca geçmişe karşı değil geleceğe karşı da sorumluluğumuzu unutmaktır
17 Ağustos Türkiye'nin afetlere bakışında da önemli bir dönüm noktası oldu. AFAD da Marmara Depremi'nin, Türkiye'deki afet yönetimi ve koordinasyonunun yeniden ele alınmasını zorunlu hâle getiren bir dönüm noktası olduğunu belirtiyor.
Ancak alınması gereken en büyük ders yalnızca kurumların değil, hepimizin sorumluluğudur.
Depremi durduramayız.
Ama ihmali azaltabiliriz.
Güvenli yapılar inşa edebilir, yaşadığımız binaların güvenliğini önemseyebilir, afet bilincini çocuklarımıza öğretebilir ve deprem gerçeğini yalnızca büyük bir sarsıntının ardından birkaç gün konuşulan bir konu olmaktan çıkarabiliriz.
Çünkü depremi hatırlamak yalnızca geçmişte kaybettiklerimizi anmak değildir.
Gelecekte kaybedebileceğimiz insanları korumaya çalışmaktır.
Saat hâlâ 03.02...
Aradan yıllar geçti.
17 Ağustos 1999'da doğan çocuklar büyüdü. Şehirler değişti. Enkazların bulunduğu yerlerde yeni binalar yükseldi. Yeni nesiller dünyaya geldi.
Fakat bazı insanlar için zamanın bir parçası hâlâ o gecede kaldı.
Saat 03.02'de...
Bir annenin evladını son gördüğü yerde.
Bir çocuğun anne ve babasının sesini son duyduğu anda.
Bir insanın evine son kez “evim” diyebildiği gecede.
Bir ailenin hep birlikte olduğu son birkaç dakikada...
Bugün bize düşen, o insanların hatırasını yalnızca yıldönümlerinde birkaç cümleyle anmak değil; yaşananlardan ders çıkarmak ve aynı acıların yeniden yaşanmaması için sorumluluk almaktır.
17 Ağustos bize hayatın ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.
Bir evin yalnızca duvarlardan, bir şehrin yalnızca binalardan, bir ailenin de aynı soyadı taşıyan insanlardan ibaret olmadığını hatırlattı.
Çünkü yıkılan binalar yeniden yapılabilir.
Yollar yeniden açılabilir.
Şehirler yeniden kurulabilir.
Ama kaybedilen bir anne geri getirilemez.
Bir baba yeniden çocuklarının kapısını açamaz.
Kaybedilen bir evladın odası yeniden aynı neşeyle dolmaz.
Yetim kalan bir çocuğa kaybettiği çocukluğu geri verilemez.
Bu yüzden 17 Ağustos'u unutmadık.
Yalnızca yıkılan binaları değil, yarım kalan hayatları hatırlıyoruz.
Yalnızca enkazları değil, o enkazların altında kalan hayalleri hatırlıyoruz.
Yalnızca bir depremi değil, bir gecede değişen binlerce insanın hikâyesini hatırlıyoruz.
Ve her 17 Ağustos saat 03.02'de, aynı cümleyi bir kez daha söylüyoruz:
Unutmadık.
Unutmayacağız.
17 Ağustos 1999 Marmara Depremi'nde hayatını kaybeden tüm vatandaşlarımızı rahmetle anıyor; yakınlarını, evlatlarını, anne-babalarını, kardeşlerini ve sevdiklerini kaybedenlerin acısını saygıyla paylaşıyoruz.
Hatırlamak bir vefa, hazırlanmak ise geleceğe karşı sorumluluğumuzdur.